29 Ocak 2011 Cumartesi
Keneysen Keneliğini Bil
Başımdan geçen bu olay yaklaşık bir sene önce olmuştu. Çok talihsiz bir olaydı hatta beynimin kıvrımlarında yaşıyor falan dermişim. Bir gün yine istemeye istemeye öğleden sonraki derse yetişmek için yavaş yavaş dersaneye doğru gidiyordum. Tam yaklaşmıştım ki birden boynumda bir kaşıntı hissettim. Elimi attım bir de ne göreyim! Kene miydi neydi böyle küçücük fıçıcık bir böcek. Ne güzel tam da dersaneye gelmiştim ve ders çoktan başlamıştı. N'olurdu orda olmasaydın? Bir sürü kurban vardı etrafta, niye ben ha niye? Koşar adımlarla dersaneye girdim, çabuk davranıyordum çünkü internette, televizyonda gördüğüm kene hakkında olan komplo teorilerinden gördüğüm kadarıyla çok zamanım yoktu(!) Çabucak dersanede annemi aradım ve kötü haberi verdim. Tabii ki tınlamadı. Babam da tınlamadı. Boynumda küçük, sivilcemsi bir şey olmasa belki ben de telaş etmezdim; ama o orda olduğu sürece ben rahat duramazdım. Apar topar geldi bizimkiler. Tabii birsürü laf yedim. E keneye (ya da her neyse) kızsanıza! Benim ne suçum var? Neyse gittik hastaneye. Doktor boynuma baktı baktı. (Kesin sivilceydi, ergenlik işte.) Doktor kan örneği almadan bir şey söyleyemeyeceğini söyledi. "Al bir de burdan yak." Dedim ben, tabii doktor duymadı. İğne zaten korkulu rüyam bir de üstüne bu olunca tam oldu. Kanı verdik, bekliyoruz. Neyse sonuçlar çıktı. Doktor bir şey olmadığını; ama yirmi dört saat boyunca dikkatli olmamı söyledi. Eğer olağanüstü bir durum olursa hemen gitmeliymişim. "Bunu söylemeyecektin doktooor!" Ben rahat durmam ki. Eve gittiğim gibi belirtileri internetten bir bir okudum. Belirtilerden iki tanesi ateş ve kusmaydı. Bunları bir güzel okudum, artık bilinçaltıma mı beynime mi yerleştirdim bilemiyorum. Ertesi günü uykudan kalktığım gibi kusmaya başladım. Aaa tesadüfe bak ki ateşim de çıkmıştı! Ben artık etrafımdaki şeyleri son görüşümmüş gibi onlara dokunmaya, onları hissetmeye falan başladım; ama harbi bunları yaşadım. Yüzümde tarifsiz bir acı vardı kesin o anda. Son anlarımı yaşıyorum herhalde dedim. Daha sonrasında bir başka doktora gittim. O da aynı şeyi söyleyince artık rahat etmek zorundaydım. Bir daha o kene veya böcek türleriyle karşılaşmamak üzere. Beni yormayın...
8 Ocak 2011 Cumartesi
Böyle İşkenceyi Ancak İşkembe Yapar
Yıllar yıllar önce. Şaka ya siz de hemen nasıl inanıyorsunuz. Benim boyum kaç, benim kilom kaç, daha benim yaşım kaç? Daha gencim lan. Neyse gece saat 2-3 suları babamla geziyorduk. İlerde bir yerde güzel bir restorant gördüm. "Hadi baba girelim." dedim. Girince de içeceğimiz şey belli: İşkembe çorbası! Hani içmemişim ya merak ediyorum burdaki insanlar oturup içiyorsa demek ki bir sebebi var, seviliyor. Tabii onların sarhoş olduğunu bilmiyordum ki. Gerçi duymuştum genellikle sarhoşların eğlenceden sonra falan oraya bir de çorba içmek için gittiklerini. Neyse. Girdik içeriye. Bayağı afilli bir yerdi. Dolayısıyla fiyatı da afilliydi. İstedik çorbalarımızı bekliyoruz. Nasıl da meraktayım nasıl anlatamam. İçim içime sığmıyordu dermişim. Yani o anda gözümün önünden işkembe çorbaları geçiyor, mmm nefis! Herkes içiyor, benim ne eksiğim var içerim ben de! "Oğlum sevmezsin boşu boşuna bir de buraya para ödeyeceğiz. İçmezsen valla başından aşağı dökerim." Yalnız bunu söylerken o kadar ciddiydi ki. Tabii ben de "Hı hı." havalarındayım. "Kötü çorba mı olur yea." diyorum kendi kendime. Neyse geldi çorbalar. Geldiği gibi ben bittiğimi anladım zaten. Böyle ağır bir koku yok resmen bayılacağım. Bir da babam başımdan aşağı dökeceğini söyledi ya, ki döker de, ben daha bir telaşlandım. O dökmeden benim başımdan aşağı kaynar sular döküldü. "Acaba babam dökmeden ben mi başımdan aşağı döksem? Deli gibi davranır, işi kotarırım." Düşünmelerdeyim deli gibi. Başka yolu yok bu içilecek; ama nasıl içilecek of resmen Çin işkencesi. Öyle bir kokuyor öyle bir kokuyor ki anlatamam. Babam da baktım sirke, biber, limon falan döküyor. O ne döküyorsa iki katını döktüm yok anacım bana mısın demiyor. Hala leş gibi kokuyor. İğrene iğrene içmeye başladım. Bir de altındaki et parçalarına ne demeli! Mide parçalarıymış. (Öğgh!) Onları da yemek gerek tabii. Yoksa başımda küçük küçük mide parçalarıyla dolaşacağım sokakları. Gözler bana çevrilecek falan. İçiyorum içiyorum bitmiyor. Kâse oldu sana kazan. Bir türlü bitmek bilmiyor. Hala sirkeler, limonlar ellerimde. Yani hiç mi fayda vermez? Yanımda babam içiyor da içiyor. Seviyor adam. Sessiz sessiz öğüre öğüre içiyorum. Etleri çiğnemeden yuta yuta bitirdim. (Of yazarken bile midem bulandı.) Sonunda kendimi lavaboya attım. Kusmak istiyorum tam kusacağım bir de ordaki rezillikle uğraş. Gittim elimi yüzümü yıkadım, neyse biraz kendime geldim ve koşar adımlarla bir daha içmemek, gelmemek üzere orayı terkettim.
Not: Okurken mideniz bulanmışsa, sürç-i lisan ettiysem affola. Ayrıca o fotoğraftaki görüntüye de aldanmayın.
Not: Okurken mideniz bulanmışsa, sürç-i lisan ettiysem affola. Ayrıca o fotoğraftaki görüntüye de aldanmayın.
Gönderen Nihatesoglu zaman: 17:36 0 yorum
Etiketler: işkembe işkence beşiktaş baba kaynar sarhoş çorba kusma biber limon sirke mide
6 Ocak 2011 Perşembe
Emo musun Nesin?
Bak, son zamanlarda demeyeceğim, uzun bir süredir gözüme çarpan abuk subuk halk tabiriyle internet Türkçe'sinin, internetteki Türkçe kullanımını böyle resmileştirmesi, ayaklar altına alması durumu beni deli ediyor. Nasıl insansınız bilmiyorum emin olun ilerde o yazdıklarınızdan utanacaksınız. Ya kardeşim bir insan 'geliyorum' kelimesini 'qéLiorm' diye yazar mı? Nasıl bir bünyeye sahipsin sen? Ya yorulmuyor musun onu öyle yazmak için uğraşırken. Bir de böyle tipler kalkar sana bilmem tarihten, hukuktan, edebiyattan vs. maval okur. Sen önce kendi dilini (internet Tükçe'ni) geliştir de sonra dilini başka şeylere uzat. Ya her şeyi geçtim derler ya, aslında geçmedim; ama şimdilik söylediklerimden bir kısmını bir kenara bırakalım da şu 'l' harfini 'L' diye yazanlara cidden ayar oluyorum. "Yavrum derdin ne senin o 'l' harfleriyle?" diyorum görünce. Yani o 'l' harfi kelimene ne katıyor ya da öyle yazınca çok havalı olduğunu mu zannediyorsun? Emin ol azınlık beğeniyor öyle yazdıklarını. Diğerleri ise benim gibi içinden "Vah vah garibim!" diyor. Bu böyle sürmeyecek elbet artık bir süre sonra 'B' harfine mi dadanırsınız yoksa 'S' harfine mi bilinmez. Hoş, bu aralar 'L' harfinin yanında yeni yeni görünmeye başlayan 'R' harfi var. Herhalde yeni oyuncunuz bu harf de kusura bakmayın hiç havalı görünmüyor! Bak aslında bu furyayı ilk başta şu 'emo' (yukarıda küçük Emrah'ın döndürülmüş versiyonunun günümüz standartlarından bahsediyorum) diye tabir ettiğimiz bizim 'apaçi'lerin bir üst versiyonları çıkardı. Sen emo musun kardeşim? Hadi öyleysen artık Allah'ından bulmuşsun diyeceğim; ama tipin hiç onlara benzemiyor, bari klavyen de benzemesin...
Gönderen Nihatesoglu zaman: 00:04 0 yorum
Etiketler: emo emrah apaçi hukuk edebiyat ingilizce türkçe klavye
25 Kasım 2010 Perşembe
Burayı Sen Ne Sandın?
Mecburdum anlıyor musun mecbur... Yazıcım (of kuul olmak istiyorum printer mı deseydim?) olmadığı için deyip ezik staylalık yapmayacağım. Hanginizin evinde yazıcı var ki? (Genelleme yapıyorum) Yazıcım olmadığından ödev için gereken çıktıyı nasıl yapıcam nasıl yapıcam diye düşünürken (internet cafe taa nerelerde haberin var mı? Burası orası değil.) A.'nın aklına güzel bir fikir geldi. "Ne duruyoruz okulun bilgisayar laboratuarı var, oraya gidip çıktı alabiliriz." dedi. Benim de sadece o günlük birtakım şeyler öğrenmeye ihtiyacım vardı nasıl yapacağımız hakkında. Başımıza gelecekleri bilmiyoruz ki. S.'yi aldık gittik. Hay gitmez olsaydık! Gittiğim yer hayalimde nasıldı biraz sizlerin gözünde canlandırayım: Öğrenciler bilgisayarlara çok tenezzül etmiyorlar. İşi olan geliyor, iki dakkalık olan işini bitiriyor çıkıyor gidiyor. Diğerine yerini veriyor falan. Aman ben gittim laboratuara, laboratuar oldu internet cafe. Ben böyle bir şey hayal etmemiştim ama. Bir Allah'ın kulu kalkıp da "Benim işim bitti. İsterseniz siz geçiniz efendim." demiyor. Demiyor anacım. Millet kendisini kaptırmış. Ders yapan yok ya. Ders diyorum ders! Millet Facebook, Fotomaç, Fanatik vs. derdinde. Bir tanesi izlediği maç, saniyede bir takılmasına rağmen Lig Tv'de inatla maç izliyor. Onlara yanmam Mynet'e girene yanarım. Hadi girdin bari işini yap kardeşim. Haber mi okuyorsun mailine mi bakıyorsun ne yapıyorsan yap; ama meşgul etme be! Bir de ne için meşgul ediyorsun: Güzel kızlar galerisi, şarkıcıların önceki meslekleri, İstanbul geceleri... Zaten haber desen ilk üç fotoğraf karesi haber, gerisi bunlarla dolu. Neyse sabır sabır sabır. Hala bir Allah'ın kulu yer vermiyor. Biz tek olsak iyi; ama bekleyenlerin bulunduğu sıraya sürekli birileri ekleniyor. Hani birileri illa kalkacak. Bunlar boşaltım da mı yapmıyor? İlla tuvalete gidecekler. Bekliyorum bekliyorum bekleyemiyorum... Neyse bir tanesinden ümit var. Biz bu arada millete sesimizi duyurup psikolojik baskı yapmaya çalışıyoruz. "Bak bak bak Facebook. Aaa Mynet! Fotomaç'a bakıyor. Burda çalışan yok ki." Birisi kalkıp bir şey dese mal mal bakıcaz yani. "Buranın kuralı olmalı. Sadece insanlar işini görmeli burda. 20 dakka olmalı süreleri." diye saçmalıyorum. Olmayacak duaya amin denmez ya bizimkiler de demediler. Dediler mi acaba? İnşallah demişlerdir. Neyse ümit var demiştim ya o kişi kalktı. Tuvalete mi gidiyordu acaba? Önden arkadaş gidiyor ve tam da dolanırken masayı, bir kız koşar adımlarla bilgisayara doğru yaklaşmasın mı. Aman sakın kaptırma! "Bizim işimiz kısa. Hemen gidicez. Sen bol bol takıl." manasında bir şeyler deyip sepetledik. İşimiz bitmek üzereyken uzaktaki yazıcıyı kullanmak gerekti de kalktık. Vay kalkmaz olaydık. Kalktığımızla arkamızı dönmemiz bir oldu: birisi oturmuş. Yuh yuh yuh oturanlara! "Abi bizim oturumumuz açık orda, çık sen. Aaa benim şifrem masaüstünde arkadaş kaydetmişti de olmaz valla çık." Neyse test etmek için yazıcıdan çıkarttığımız, internetten rastgele bulduğumuz nadide sanat eserimizi gururla arkadaşımıza verdik. Bunu ömrü boyunca saklayacak eminim. Kimbilir metin neyle alakalı... Birtakım şartlar geçiyordu kağıtta. İlk şartı okuyabildim sadece. 1- Türk vatandaşı ve erkek olmak... Bir daha laboratuara gelmem... (Nasıl gelmem lan el mahkum.)
Not: Olayların gelişmesinde bana yardımcı olan çok sevdiğim iki arkadaşım, sizlere ithaf ediyorum...
Gönderen Nihatesoglu zaman: 22:26 0 yorum
Etiketler: laboratuar yazıcı çıktı printer Lig TV Fotomaç Mynet Fanatik Facebook ezik stayla
18 Kasım 2010 Perşembe
Pişmiş Tavuk Kadar Olamadım
Geçen cumartesi başladı benim Antalya tatilim. Benim diyorum; çünkü benimdi tamamen. Hem de nasıl benim! Neyse bir de kalkıp gidip Alanya'lara gitmek vardı tabii. Benim gibi herhangi bir konuda bir şeyi kendisi uydurup, kendi kendinin hurafelerine inanan biriyseniz daha da zorlu olur yolculuk. Sözde Alanya Antalya'dan önce geliyordu. Peh! Sen tep onca yolu, bir de Alanya'nın Antalya'dan sonra geldiğini öğren. Az bir şey de değil 100 km. falan. Ben çatlarım dedim, zıbardım yattım. Gözümü açtığımda sol gözümde bir ağrı. "Uykusuzum herhalde" gibisinden şeyler uydurdum. Herkes uydurur ya. Resmen sol gözüm acayip bir şekilde batıyordu. Neyse önemsemedim zıbardım yine. Uyandığımda otele gelmiştik. Otel gerçekten güzeldi bak ona lafım yok. Deli gibi eğlendim desem yeridir. Hani derler ya "Abi koptuk ya. Müthiş ötesi, deli dehşet bir şeydi. Felaket, akla zarar..." derler ya hani? Hatta "l" harflerini kelimenin ortasında bile "L" yazmak isterdim; ama buna yüreğim dayanmıyor aptalca bulduğum için. Alay bile etmek istemiyorum bunun hakkında. Küçümsüyorum resmen anladın mı? Neyse yerleştik odalarımıza falan. Hala sol gözümde batma devam ediyordu. Ertesi günün sabahı ben tutturdum: "Ben İstanbul'a gitmek istiyorum, istiyorum da istiyorum." diye. Resmen zırladım. Bayramdayız, nerde hastane bulacağız da bir de göz doktoru bulacağız. Başka bir çaresi yok İstanbul'a gidilecek! Neyse tabii gidemedik. Otelde rezervasyon var ve ayrılırsak yanacak. Zırlamam da işe yaramadı. Neyse dedim belki kuruntu yapıyorumdur. Hele bir bak aynada gözüne. Belki kirpik falandır batan. Sen misin bakan! Resmen gözümde koparmadığım kirpik kalmadı! Yok anacım geçmiyor da geçmiyor. Kanaat getirdim kesin mikrop kaptı. (Türküz biz) Neyse eczaneden damlalar alındı. Şükür ki fayda verdiler; ama iki gün sonra gibi. Hemen geçmeyeceğini biliyordum. Önceden de başıma gelmişti. Batan hiçbir şey görmüyorsan, mikrop falan vardır. Ama öncekinin bu durumdan farklılığı vardı. Mikrop kaptığını doktor söylemişti, bunu ben! Neyse gözümün verdiği rahatsızlığı kısmen atlattıktan sonra havuz kısmı var, o unutulmaz. Resmen kazındı bende. Sen kalk git Antalya'lara, Alanya'lara gittiğin yerde tetanoz aşısı ol! Pişmiş tavuğun başına gelmemiştir derler ya. Aynen öyle oldu canım benim. Neyse gittik havuza. Hava zaten şahaneydi ona laf yok. İyice yüzdüm. Havuzdan sonra deniz faslı vardı ki işte o en bombası. Deniz de hava gibi sıcacıktı. (Akdeniz tavsiyemdir bu arada) yüzdüm yüzdüm yüzdüm... "Azıcık ilerilere, şu iskelenin altına gideyim." dedim. Demez olaydım. Sözde ilerdeki iskelenin şu merdivenlerine dayanarak yukarıya çıkacaktım birazcık dinlenmek için. Güç bela oraya doğru, dalgalarla boğuşarak yüzerken ayağımı bir güzel bol paslı iskelenin ayağına vurdum. Tabii denizin içinde o kadar yıl ben de olsam paslanırdım. Kütlece paslar kümelenmiş denizin altında, iskelenin ayağında. Sen bir güzel ayağını kes oralarda. Bu sefer denizin ortasında ayağımı kaldırıyorum olayın bilançosunu ölçmek için. Arkadan dalgalar çarpıyor. Ben boğuluyorum. Kendime geldikten sonra başladım hızlıca yüzmeye. Olmuyor da olmuyor. Resmen "Öleceğim." dedim ben burada. Bir türlü ilerleyemiyorum ki. Neyse arkadan gelen dalgalar attı beni sahile. Çabucak bilançoyu rahatça incelemeye koyuldum. Kanlar ayağımı buladı resmen. Bir de tuzlu bir suya sahip olan bir denizden çıktığımı düşünürseniz çektiğim acıyı anlatmama gerek yok. Neyse beni hemen bir telaş sardı ve bu sefer Alanya sokaklarında nöbetçi ezcane aramaya başladık. Her yer Almanca ve Rusça yazılarla doluydu. Resmen bilmediğim Almanca ve Rusça'dan küfürler dizecektim oracıkta. "Apotheke" o saatten beri lanetlediğim kelimelerden. Bir de "Souvenir." Allah'ın belaları. Neyse Apotheke'mizi bulduk ve aşımızı aldık ve poliklinikte aşımı yaptırdık, döndük otele. Bir de otelden ayrılırken son noktam vardır ki yapmazsam olmazdı. Eşyaları falan toplarken tabii tembellik bu ya. Kollarda çantalar, ellerde eşyalar falan. Sen eğil, kalk akrobasi yap o elindeki eşyalarla dolapların içinde herhangi bir şey unutmuş muyum diye bak. Belim kopacak gibi hissettim bir an. Zaten sonrasında da ağrı kaldı üstümde. Yavaş adımlarla otelden ayrıldım. Ayrılırken de bir daha gelmeyi diledim; ama Alanya'ya girene kadar uyanmayacağım. Lanetlediğim iki kelimeyi görmemem lazım...
Not: Fotoğraf Alanya gecelerinden bir kareyi temsilen koyulmuştur. Kesinlikle ve kesinlikle Alanya gezilmesi, görülmesi gereken bir yer. Unutmayın!
Not: Fotoğraf Alanya gecelerinden bir kareyi temsilen koyulmuştur. Kesinlikle ve kesinlikle Alanya gezilmesi, görülmesi gereken bir yer. Unutmayın!
25 Ekim 2010 Pazartesi
İngilizce'nin Bünyeye Etkisi
Şu an ödevlerimi yapmam gerekirken yazıyorum ya hiç iyi bir şey değil. Evde denemeyiniz demek geldi içimden... Uzun süredir yazmıyorum demeyeceğim yine. Şu İngilizce'ye artık adapte oluyorum, ona şaşırıyorum. Bünyemi ele geçirdi resmen. Gaipten sesler, görüntüler... Geçen hoca sanki hala ders anlatıyor gibi geldi bana ki hiç hayra alamet değil. Resmen kulaklarımda dersten enstanteler. Aslında iyi bir şey de olabilir. Derse girmem dinlerim kendimi falan ohh miss. Tamam saçmaladım! Kendimi yolda yürürken İngilizce konuşurken buluyorum bu arada. Kendi kendimi, gizlice yakalamış olduğum için polis tarafından yakalanıp, hunharca muamele edilen sünepe bir hırsız gibi hissediyorum. Geçenlerde gazetede bir haber okurken 'Katil' kelimesini 'Keytıl' diye okudum, çok korkuyorum galiba artık dönülmez akşamın ufkundayım. Neyse bu kadar iç döküş yeter. Ben kopuşlarda olacağım ödevimi yaparken.
Gönderen Nihatesoglu zaman: 22:18 0 yorum
Etiketler: İngilizce bünye ödev hoca enstante sınıf ödev gaipten sesler
2 Ekim 2010 Cumartesi
Ezik Stayla
Yazıma özürle başlamak isterdim. Uzun zamandır yazmıyorum evet, farkındayım; ancak bir öğrenci olduğumu sizlere anımsatmak istiyorum. Bu yüzden özür dilemeyeceğim! Zaman çok hızlı geçiyor ben ne yapayım? Yoksa en son yazımı sanki dün yazmış gibi hissediyorum. Bu böyle yani. Of neyse. Bir an önce sadede gel diyorsunuz değil mi? Tamam. Aslında yine hepimizin alışık olduğu bir vıcık vıcık arkadaşlık ilişkisinden bahsedeceğim. Bu vıcık vıcıklık genelde hemcinsler arasında oluyor. Okuduktan sonra bana hak vereceksiniz. Dediğim gibi şu vıcık vıcıklık aslında Türkçeye nasıl girdiğini bir türlü akıl erdiremediğim "Kanka" sözcüğüne (internet tabiriyle kanks or kanky) tekabül ediyor. Şimdi bu liselilerin (genelde lisede oldukları için böyle dedim, üstünüze alınmayın ve liseli dediğim icin aşağıladım sanmayın) genelde mutlaka birbirlerine hava atmak için birtakım aksesuarları, telefonları, ayakkabıları vs. vardır. Dikkat ederseniz yanındaki kimi arkadaşları sürekli arkadaşının mallarına (gerçi babasının malı da hadi neyse) yalanır. "Oğlum şu saatini ver de biraz takıp, dolanayım." "Ayy yarın ayakkabını bana versene giyeyim erkeklerle takılcam daa. Şu yeni gelen çocuk da var grupta." "Kanka telefonunu bir günlüğüne odünç alıyorum" "Oğlum şuna güzel oyunlar yükle de öyle getir telefonu. Canım sıkılıyor derste oynarım." "Ayy ne güzel konverssss! Bir giyeyim de seninkini, yakışırsa babama söyleyeyim de alsın. Ne kadara almıştıeen?" ... Gibi diyaloglar mutlaka duymuş, gormüşşsünüzdür. Hatta maruz kalmış bile olabilirsiniz. Bizzat ben çok gördüm. Örneklerde dediğim gibi ögrenci arkadaşının saatini alır iki tur atar, diğeri arkadaşının ayakkabısını giyer... Yani her şeyi anlarım (gerçi anlayamıyorum; ama neyse) sen hangi akla hizmet arkadaşınınn ayakkabısını giyiyorsun? Ne ayaksın? Çok mu mecbursun onu giyip başkalarınınn yanında ezik stayla takılmaya? Bak kimse görmemişse, hiç yoktan ben gördüm seni, yazıyorum buraya dolayısıyla rezil oldun! Hayır o değil de böyle insanların geleceğini düşünemiyorum. "Ay çocuğun ne kadar tatlı, bir günlüğüne bana odünç versene." "Abi karın çok guzel bir gün kulübe giderken koluma takayım." (Sonucu kesin dayak) "Canım evini çok beğendim. Hayri'yle bir günlüğüne kalabilir miyiz? Belki Hayri evini görür de biz de yeni ev alırız. Hatta size komşu bile olabiliriz." (Aman gelmeyin!) "MSN adresine bayıldım. Şu yeni çocukla konuşcaz da birkaç günlüğüne verebilir misin? Söz, ilişkimiz olursa çok sürmez." bla bla bla. Bu tür vıcık vıcık arkadaşlara sahipseniz bir an önce yanınızdan bir daha gelmemek üzere kovmaya çalışın. Aksi halde bu örnekler ilerdeki hayatınızda size hayatı zindan edebilir. Bir gün bu piyangonun büyüğü size vurmadan önleminizi alın. Neyse bu kadar öğüt yeter!
Gönderen Nihatesoglu zaman: 23:46 0 yorum
Etiketler: ezik stayla vıcık sadede gel saat ayakkabı converse konvers kanks kanka oğlum MSN Hayri bla ayakkabı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





