25 Kasım 2010 Perşembe

Burayı Sen Ne Sandın?

Mecburdum anlıyor musun mecbur... Yazıcım (of kuul olmak istiyorum printer mı deseydim?) olmadığı için deyip ezik staylalık yapmayacağım. Hanginizin evinde yazıcı var ki? (Genelleme yapıyorum) Yazıcım olmadığından ödev için gereken çıktıyı nasıl yapıcam nasıl yapıcam diye düşünürken (internet cafe taa nerelerde haberin var mı? Burası orası değil.) A.'nın aklına güzel bir fikir geldi. "Ne duruyoruz okulun bilgisayar laboratuarı var, oraya gidip çıktı alabiliriz." dedi. Benim de sadece o günlük birtakım şeyler öğrenmeye ihtiyacım vardı nasıl yapacağımız hakkında. Başımıza gelecekleri bilmiyoruz ki. S.'yi aldık gittik. Hay gitmez olsaydık! Gittiğim yer hayalimde nasıldı biraz sizlerin gözünde canlandırayım: Öğrenciler bilgisayarlara çok tenezzül etmiyorlar. İşi olan geliyor, iki dakkalık olan işini bitiriyor çıkıyor gidiyor. Diğerine yerini veriyor falan. Aman ben gittim laboratuara, laboratuar oldu internet cafe. Ben böyle bir şey hayal etmemiştim ama. Bir Allah'ın kulu kalkıp da "Benim işim bitti. İsterseniz siz geçiniz efendim." demiyor. Demiyor anacım. Millet kendisini kaptırmış. Ders yapan yok ya. Ders diyorum ders! Millet Facebook, Fotomaç, Fanatik vs. derdinde. Bir tanesi izlediği maç, saniyede bir takılmasına rağmen Lig Tv'de inatla maç izliyor. Onlara yanmam Mynet'e girene yanarım. Hadi girdin bari işini yap kardeşim. Haber mi okuyorsun mailine mi bakıyorsun ne yapıyorsan yap; ama meşgul etme be! Bir de ne için meşgul ediyorsun: Güzel kızlar galerisi, şarkıcıların önceki meslekleri, İstanbul geceleri... Zaten haber desen ilk üç fotoğraf karesi haber, gerisi bunlarla dolu. Neyse sabır sabır sabır. Hala bir Allah'ın kulu yer vermiyor. Biz tek olsak iyi; ama bekleyenlerin bulunduğu sıraya sürekli birileri ekleniyor. Hani birileri illa kalkacak. Bunlar boşaltım da mı yapmıyor? İlla tuvalete gidecekler. Bekliyorum bekliyorum bekleyemiyorum... Neyse bir tanesinden ümit var. Biz bu arada millete sesimizi duyurup psikolojik baskı yapmaya çalışıyoruz. "Bak bak bak Facebook. Aaa Mynet! Fotomaç'a bakıyor. Burda çalışan yok ki." Birisi kalkıp bir şey dese mal mal bakıcaz yani. "Buranın kuralı olmalı. Sadece insanlar işini görmeli burda. 20 dakka olmalı süreleri." diye saçmalıyorum. Olmayacak duaya amin denmez ya bizimkiler de demediler. Dediler mi acaba? İnşallah demişlerdir. Neyse ümit var demiştim ya o kişi kalktı. Tuvalete mi gidiyordu acaba? Önden arkadaş gidiyor ve tam da dolanırken masayı, bir kız koşar adımlarla bilgisayara doğru yaklaşmasın mı. Aman sakın kaptırma! "Bizim işimiz kısa. Hemen gidicez. Sen bol bol takıl." manasında bir şeyler deyip sepetledik. İşimiz bitmek üzereyken uzaktaki yazıcıyı kullanmak gerekti de kalktık. Vay kalkmaz olaydık. Kalktığımızla arkamızı dönmemiz bir oldu: birisi oturmuş. Yuh yuh yuh oturanlara! "Abi bizim oturumumuz açık orda, çık sen. Aaa benim şifrem masaüstünde arkadaş kaydetmişti de olmaz valla çık." Neyse test etmek için yazıcıdan çıkarttığımız, internetten rastgele bulduğumuz nadide sanat eserimizi gururla arkadaşımıza verdik. Bunu ömrü boyunca saklayacak eminim. Kimbilir metin neyle alakalı... Birtakım şartlar geçiyordu kağıtta. İlk şartı okuyabildim sadece. 1- Türk vatandaşı ve erkek olmak... Bir daha laboratuara gelmem... (Nasıl gelmem lan el mahkum.)

Not: Olayların gelişmesinde bana yardımcı olan çok sevdiğim iki arkadaşım, sizlere ithaf ediyorum...

18 Kasım 2010 Perşembe

Pişmiş Tavuk Kadar Olamadım

Geçen cumartesi başladı benim Antalya tatilim. Benim diyorum; çünkü benimdi tamamen. Hem de nasıl benim! Neyse bir de kalkıp gidip Alanya'lara gitmek vardı tabii. Benim gibi herhangi bir konuda bir şeyi kendisi uydurup, kendi kendinin hurafelerine inanan biriyseniz daha da zorlu olur yolculuk. Sözde Alanya Antalya'dan önce geliyordu. Peh! Sen tep onca yolu, bir de Alanya'nın Antalya'dan sonra geldiğini öğren. Az bir şey de değil 100 km. falan. Ben çatlarım dedim, zıbardım yattım. Gözümü açtığımda sol gözümde bir ağrı. "Uykusuzum herhalde" gibisinden şeyler uydurdum. Herkes uydurur ya. Resmen sol gözüm acayip bir şekilde batıyordu. Neyse önemsemedim zıbardım yine. Uyandığımda otele gelmiştik. Otel gerçekten güzeldi bak ona lafım yok. Deli gibi eğlendim desem yeridir. Hani derler ya "Abi koptuk ya. Müthiş ötesi, deli dehşet bir şeydi. Felaket, akla zarar..." derler ya hani? Hatta "l" harflerini kelimenin ortasında bile "L" yazmak isterdim; ama buna yüreğim dayanmıyor aptalca bulduğum için. Alay bile etmek istemiyorum bunun hakkında. Küçümsüyorum resmen anladın mı? Neyse yerleştik odalarımıza falan. Hala sol gözümde batma devam ediyordu. Ertesi günün sabahı ben tutturdum: "Ben İstanbul'a gitmek istiyorum, istiyorum da istiyorum." diye. Resmen zırladım. Bayramdayız, nerde hastane bulacağız da bir de göz doktoru bulacağız. Başka bir çaresi yok İstanbul'a gidilecek! Neyse tabii gidemedik. Otelde rezervasyon var ve ayrılırsak yanacak. Zırlamam da işe yaramadı. Neyse dedim belki kuruntu yapıyorumdur. Hele bir bak aynada gözüne. Belki kirpik falandır batan. Sen misin bakan! Resmen gözümde koparmadığım kirpik kalmadı! Yok anacım geçmiyor da geçmiyor. Kanaat getirdim kesin mikrop kaptı. (Türküz biz) Neyse eczaneden damlalar alındı. Şükür ki fayda verdiler; ama iki gün sonra gibi. Hemen geçmeyeceğini biliyordum. Önceden de başıma gelmişti. Batan hiçbir şey görmüyorsan, mikrop falan vardır. Ama öncekinin bu durumdan farklılığı vardı. Mikrop kaptığını doktor söylemişti, bunu ben! Neyse gözümün verdiği rahatsızlığı kısmen atlattıktan sonra havuz kısmı var, o unutulmaz. Resmen kazındı bende. Sen kalk git Antalya'lara, Alanya'lara gittiğin yerde tetanoz aşısı ol! Pişmiş tavuğun başına gelmemiştir derler ya. Aynen öyle oldu canım benim. Neyse gittik havuza. Hava zaten şahaneydi ona laf yok. İyice yüzdüm. Havuzdan sonra deniz faslı vardı ki işte o en bombası. Deniz de hava gibi sıcacıktı. (Akdeniz tavsiyemdir bu arada) yüzdüm yüzdüm yüzdüm... "Azıcık ilerilere, şu iskelenin altına gideyim." dedim. Demez olaydım. Sözde ilerdeki iskelenin şu merdivenlerine dayanarak yukarıya çıkacaktım birazcık dinlenmek için. Güç bela oraya doğru, dalgalarla boğuşarak yüzerken ayağımı bir güzel bol paslı iskelenin ayağına vurdum. Tabii denizin içinde o kadar yıl ben de olsam paslanırdım. Kütlece paslar kümelenmiş denizin altında, iskelenin ayağında. Sen bir güzel ayağını kes oralarda. Bu sefer denizin ortasında  ayağımı kaldırıyorum olayın bilançosunu ölçmek için. Arkadan dalgalar çarpıyor. Ben boğuluyorum. Kendime geldikten sonra başladım hızlıca yüzmeye. Olmuyor da olmuyor. Resmen "Öleceğim." dedim ben burada. Bir türlü ilerleyemiyorum ki. Neyse arkadan gelen dalgalar attı beni sahile. Çabucak bilançoyu rahatça incelemeye koyuldum. Kanlar ayağımı buladı resmen. Bir de tuzlu bir suya sahip olan bir denizden çıktığımı düşünürseniz çektiğim acıyı anlatmama gerek yok. Neyse beni hemen bir telaş sardı ve bu sefer Alanya sokaklarında nöbetçi ezcane aramaya başladık. Her yer Almanca ve Rusça yazılarla doluydu. Resmen bilmediğim Almanca ve Rusça'dan küfürler dizecektim oracıkta. "Apotheke" o saatten beri lanetlediğim kelimelerden. Bir de "Souvenir." Allah'ın belaları. Neyse Apotheke'mizi bulduk ve aşımızı aldık ve poliklinikte aşımı yaptırdık, döndük otele. Bir de otelden ayrılırken son noktam vardır ki yapmazsam olmazdı. Eşyaları falan toplarken tabii tembellik bu ya. Kollarda çantalar, ellerde eşyalar falan. Sen eğil, kalk akrobasi yap o elindeki eşyalarla dolapların içinde herhangi bir şey unutmuş muyum diye bak. Belim kopacak gibi hissettim bir an. Zaten sonrasında da ağrı kaldı üstümde. Yavaş adımlarla otelden ayrıldım. Ayrılırken de bir daha gelmeyi diledim; ama Alanya'ya girene kadar uyanmayacağım. Lanetlediğim iki kelimeyi görmemem lazım...
Not: Fotoğraf Alanya gecelerinden bir kareyi temsilen koyulmuştur. Kesinlikle ve kesinlikle Alanya gezilmesi, görülmesi gereken bir yer. Unutmayın!

25 Ekim 2010 Pazartesi

İngilizce'nin Bünyeye Etkisi

Şu an ödevlerimi yapmam gerekirken yazıyorum ya hiç iyi bir şey değil. Evde denemeyiniz demek geldi içimden... Uzun süredir yazmıyorum demeyeceğim yine. Şu İngilizce'ye artık adapte oluyorum, ona şaşırıyorum. Bünyemi ele geçirdi resmen. Gaipten sesler, görüntüler... Geçen hoca sanki hala ders anlatıyor gibi geldi bana ki hiç hayra alamet değil. Resmen kulaklarımda dersten enstanteler. Aslında iyi bir şey de olabilir. Derse girmem dinlerim kendimi falan ohh miss. Tamam saçmaladım! Kendimi yolda yürürken İngilizce konuşurken buluyorum bu arada. Kendi kendimi, gizlice yakalamış olduğum için polis tarafından yakalanıp, hunharca muamele edilen sünepe bir hırsız gibi hissediyorum. Geçenlerde gazetede bir haber okurken 'Katil' kelimesini 'Keytıl' diye okudum, çok korkuyorum galiba artık dönülmez akşamın ufkundayım. Neyse bu kadar iç döküş yeter. Ben kopuşlarda olacağım ödevimi yaparken.

2 Ekim 2010 Cumartesi

Ezik Stayla

Yazıma özürle başlamak isterdim. Uzun zamandır yazmıyorum evet, farkındayım; ancak bir öğrenci olduğumu sizlere anımsatmak istiyorum. Bu yüzden özür dilemeyeceğim! Zaman çok hızlı geçiyor ben ne yapayım? Yoksa en son yazımı sanki dün yazmış gibi hissediyorum. Bu böyle yani. Of neyse. Bir an önce sadede gel diyorsunuz değil mi? Tamam. Aslında yine hepimizin alışık olduğu bir vıcık vıcık arkadaşlık ilişkisinden bahsedeceğim. Bu vıcık vıcıklık genelde hemcinsler arasında oluyor. Okuduktan sonra bana hak vereceksiniz. Dediğim gibi şu vıcık vıcıklık aslında Türkçeye nasıl girdiğini bir türlü akıl erdiremediğim "Kanka" sözcüğüne (internet tabiriyle kanks or kanky) tekabül ediyor. Şimdi bu liselilerin (genelde lisede oldukları için böyle dedim, üstünüze alınmayın ve liseli dediğim icin aşağıladım sanmayın) genelde mutlaka birbirlerine hava atmak için birtakım aksesuarları, telefonları, ayakkabıları vs. vardır. Dikkat ederseniz yanındaki kimi arkadaşları sürekli arkadaşının mallarına (gerçi babasının malı da hadi neyse) yalanır. "Oğlum şu saatini ver de biraz takıp, dolanayım." "Ayy yarın ayakkabını bana versene giyeyim erkeklerle takılcam daa. Şu yeni gelen çocuk da var grupta." "Kanka telefonunu bir günlüğüne odünç alıyorum" "Oğlum şuna güzel oyunlar yükle de öyle getir telefonu. Canım sıkılıyor derste oynarım." "Ayy ne güzel konverssss! Bir giyeyim de seninkini, yakışırsa babama söyleyeyim de alsın. Ne kadara almıştıeen?" ... Gibi diyaloglar mutlaka duymuş, gormüşşsünüzdür. Hatta maruz kalmış bile olabilirsiniz. Bizzat ben çok gördüm. Örneklerde dediğim gibi ögrenci arkadaşının saatini alır iki tur atar, diğeri arkadaşının ayakkabısını giyer... Yani her şeyi anlarım (gerçi anlayamıyorum; ama neyse) sen hangi akla hizmet arkadaşınınn ayakkabısını giyiyorsun? Ne ayaksın? Çok mu mecbursun onu giyip başkalarınınn yanında ezik stayla takılmaya? Bak kimse görmemişse, hiç yoktan ben gördüm seni, yazıyorum buraya dolayısıyla rezil oldun! Hayır o değil de böyle insanların geleceğini düşünemiyorum. "Ay çocuğun ne kadar tatlı, bir günlüğüne bana odünç versene." "Abi karın çok guzel bir gün kulübe giderken koluma takayım." (Sonucu kesin dayak) "Canım evini çok beğendim. Hayri'yle bir günlüğüne kalabilir miyiz? Belki Hayri evini görür de biz de yeni ev alırız. Hatta size komşu bile olabiliriz." (Aman gelmeyin!) "MSN adresine bayıldım. Şu yeni çocukla konuşcaz da birkaç günlüğüne verebilir misin? Söz, ilişkimiz olursa çok sürmez." bla bla bla. Bu tür vıcık vıcık arkadaşlara sahipseniz bir an önce yanınızdan bir daha gelmemek üzere kovmaya çalışın. Aksi halde bu örnekler ilerdeki hayatınızda size hayatı zindan edebilir. Bir gün bu piyangonun büyüğü size vurmadan önleminizi alın. Neyse bu kadar öğüt yeter!

20 Eylül 2010 Pazartesi

Konuşsana Çocuğum!

Uzun bir ara oldu; ama şu klişe kelimeleri kullanarak kısa bir aradan sonra yeni yazımla sizlerleyim demek istiyorum. Geçenlerde tesadüfen uğradığım diyaloğu sizlere anlatacağım. Uzun süre güldüm, sizlerle de paylaşmak istedim. Aslında diğer iki yazımda da olduğu gibi fotoğraf koyacaktım da bulamadım. Neyse siz hayal gücünüzle size tasvir edeceğim kareyi tasarlayın. Çok kolay zaten: Karşıdakilere mal gibi bakan bir çocuk var karede yanında da iki tane meraklı gözlerle çocuğu süzen ve yine mal mal bakan turistler... Şimdi ne alaka diyeceksiniz. Anlatayım: Geçenlerde turistik bir mekanda yolda giderken bir babanın çocuğuna yalvarır derecede ve bir o kadar da sert olarak "Oğlum birazcık İngilizce konuşsana turistlerle. Bak akşam çikolata yok sana. Konuş diyorum!" gibi şeyler deyişini duydum. Ardından anne: "Bırak Erhan konuşmasın. Üstüne düşünce şımarıyor bu çocuk. Terbiyesiz, annesine babasına kapris yapıyor. Konuşsa ne olacak sanki?" tarzında şeyler söyledi. Çocuk da mal gibi önüne bakıyordu hani. Bunu duyduktan sonra etraftaki ses - görüntü kirliliğine maruz kalmamak için uzaklaştım. Aslında yabancı değil bu tip konuşmalar bizlere değil mi? Yani mutlaka görmüşüzdür. Turistlerle konuşma aşamasını tahmin edebiliriz. Çocuk birazcık İngilizce biliyorsa ya da bilmiyorsa da hiç farketmez, yeter ki okula giden birisi olsun kadersiz çocukların karşılacağı bir durumdur bu. Yani ebeveynlerin eline ne geçiyor anlamıyorum. Bırak çocuk istiyorsa konuşsun. Hem belki çocuk bir şey bilmiyordur. Sen ilgilendin mi ki onun İngilizce notlarıyla, sınavlarıyla? Önce sen çocukla birlikte konuştun mu İngilizce? Bir diyaloğunuz oldu mu?  İlla her ortamda göğüslerini kabartacaklar (!) Bu çocuk ya, ne bilir ki İngilizce hakkında? Hadi çocuk sosyal bir tip diyelim çekinmeden ve babasının veya annesinin ısrarlarına dayanamayarak konuşur: "How are you?"  der her çocuk gibi. O sırada bütün dünya durur ebeveyn için. Koltuklar kabarır, göz bebekleri büyür. Sanki çocuğu edebiyat yaptı!. Bir sevinir, kasılır ki sorma! Şimdi turistin yerine geçsenize, bir çocuk size gelip yarım yamalak İngilizcesi ve aksanıyla "Nasılsın?"  diye soruyor. Bu durumda mal gibi bakmasınlar da nasıl baksınlar? Var mı onların çocuklarına uyguladıkları böyle bir davranış? Yok tabii. Neyse, zaten sohbet nasılsınla bitmiyor ki. Bu sefer daha turist sormadan (belki de tabanları yağlayıp kaçmak istiyor) "My name is x" faslı başlar. Yahu sordu mu sana turistler? Mal! Bu sırada ebeveynin durumdan hoşnutluğu had safhadadır. Bir de bilmiş bilmiş eşine "Hanım - Bey, bizim oğlan adını söyledi. Hehehe." denilir. Tabii bu sırada turistler de çocuk gibi mal mal isimlerini söylerler ve bu fasıl biter. Evli evine köylü köyüne hesabı. "Where are you from?"  faslına girmeyeceğim; çünkü takdir edersiniz ki hep aynı rezillik. Bundan sonra artık çocuğun popisi her yerde -aile başta olmak üzere- artmıştır. Arkadaşlarının yanında çalışkan, sosyal çocuk stayla havalarına girer. Eğer kardeşi varsa havasını ona da ayrı atar. Ebeveynler resmen başlarının üstünde taşırlar. Karne günü geldiğinde İngilizce hanesinde 5 dışında başka bir şey yazıyorsa çocuk, ışık hızıyla başlardan yere indirilir. Çocuğun vay haline. İngilizce sen nelere kâdirsin...

7 Eylül 2010 Salı

Aptal Sevgililer

Bir önceki konumda yaşlı teyzelerin zaafından bahsetmiştim. Şimdiki konum ise çok ilginç. Başlığım yukarda yazdığı gibi aptal sevgililer. Şimdi sizlere birazcık tasvir edeceğim hemen aklınıza doğal olarak birilerini getireceksiniz. Yani var böyle şeyler. Tabii kimseye imada bulunduğum yok. Üstünüze alınmayın, bana bir şey de söylemeyin. Şimdi gelelim aptal sevgililerin açıklamasına. Şekil A'da olduğu gibi karşımızda iki aptal, birbirini delice (!) seven, birbirlerinden başka bir şey görmedikleri değil etrafa laf olmasın diye göremedikleri, gözlerine tabiri caizse tır kaçmış iki sevgili getirin aklınıza. Şu replikleri duyabiliyorsunuz değil mi? "Ay bak sevgilim bana ne almış." "Abi çok seviyorum. Bir gün görmesem duramam." "Çok da güzeldir benim sevgilim." ... Bu replikler etrafa bir güzel yayılır. Aslında çoğaltabiliriz bunları; ama beni uğraştırmayın. Şimdi etrafa yayma işi bitti. Sırada ikinci planları olan ve en çok da aptal durumuna düştükleri ikinci durum: "Yaaa sevgilim özellikle erkeklerle konuşmama izin vermiyoooo." "Canım ya! Kıskanıyo beni." "Bizim kız rehberimdeki bütün kız isimlerini sildi. Kıskanılmak böyle bir şey. Abi çok ciddi planlarımız var. Evlenicez!" Tam bu anda şu ! ünleme tekabül eden surat ifadeniz devreye girer. Nikahına aldı herhalde! Dersin. Daha sonra Facebook şeysinden hemcins arkadaşlar haricinde diğer kişilerin profilleri silinir. Soranlara da "Sevgilim var. Çok seviyorum onuuu. İzin vermiyoo." denir. Hep klişe laflardır. Yabancılık çekmezsiniz. Profil silme işinden sonra sırada sevgilinin bütün fotoğraflarini beğenmek var! Teker teker hepsine yorumlar atılırr. "Asqımmmm!" Sni seviormmm!" "Bebeqim!" bla bla bla. Bu yorumları eğer görmemişseniz artık bağışıklısınız şaşırmayın! (Bu arada bu Türkçe bozması yazı furyasına da sonra değineceğim.) Sırada birbirlerinin Facebook şifresini alarak (ne kadar gerekli!) sevgiliyi kontrol etme çabaları başlar. "Hangi kızla/erkekle konuşmuş?" "Aaa bak ben bunu silmiştieeem. Yine arkadaş olmuşlarrrr." Burdan sonra hesaba çekilme vaktidir. Affı var mıdır? Vardır: Facebook'a veda... "Ama sadece arkadaş yeaaa." "Canım, benim için bir tek sen varsın." İçten içe Facebook iptal edileceği icin bir korku salınmıştır. "Nerden çıktı bu bela başıma?" diye düşünür suçlu olan (!) aptal sevgili. Çaresi yok ya ayrıl ya da katlan. "Ben kapatıyorsam sen de kapat!" Facebook adresleri karşılıklı sözler dahilinde kapatılır. Bu aşamadan sonra aptal çifti huzursuz eden tek şey telefondur. Sevgilinin telefonu gizlice karıştırılıp, aranan numaralar, cevapsız çağrılar bir bir rehbere kaydedilir. Müsait olunca ayarlarını özel numara olarak ayarladıktan sonra numaralar teker teker aranır. Gizli aramaya kapalı olan numaraların sahipleri kayıtlardan aranır ve büyük ihtimal hattın sahibi kişi henüz ergen olduğu için (Gülben Ergen mi geldi aklınıza?) ergenin babasıdır. Erkek ismini görunce kız dumura uğrar; fakat erkek için araştırma devam eder. Soyadından yola çıkarak sonunda baba bulunur ve dumur olma sırası erkektedir; ama bir de takıldığın erkek veya kız varsa ve artık sevgilin bunu biliyorsa vay haline! Elinden telefonunu alamayacağına göre son koz kullanılır ve "Ayrılmak istiyorum beeen." Bu ilişki çok yıprattı bizi." "Ben senle ilgili ne hayaller kurmuştum. Evlenecektik. Çoluk çocuğumuz, torunlarımız olacaktı." "Kızımız olacaktı söylesene küçüğümmmm (!)" ... Tabii karşı taraf zaten böyle bir teklifi beklediği için hemen balıklama atlar. "Ben de böyle olsun istemezdim. Beni yanlış anladın." Bu pişmanlık göz boyamaydı. Karşı taraf da hemen saflığından "Sana bir şans daha (!) verebilmem için lütfen bana zaman veeeer." deyince dumurların en fevkaladesine uğranır. "Yani şey evet haklısın aslında. Ayrılsak iyi olacak. Bir daha gorüşmesek senin açından iyi olur umarım. Seni anlıyorum. Fikrine saygı gösteriyorum. Haklısın bu ilişkiyi yürütemiyoruz." denir ve topuklar yağlanır. Artık dumurlarin en fevkaladesine uğramak karşı taraftadır...

31 Ağustos 2010 Salı

Çarpışan Arabalar ve Yaşlı Teyzeler

Şimdiye kadar sayısız lunaparka gittim. Her seferinde çarpışan arabalara binmekten nefret ederim; ama her bindikten sonra da mutlu çıkarım! Bunun nedeni nedir? Boşverin siz sormayın. Ben buldum. Çarpışan arabalar ünitesinde değişik bir aura var. Bunu hala kimseler çözememiş. Çarpışan arabalar bir nevi insanın içindeki hırsı dışarıya yansıtması için birebir yöntem bence. Eğer mahallenin etrafında konuşlanmış bir lunaparka gitmişseniz büyük ihtimal yaşlı teyzeler de orda olacaktır. E ne yapsın kadıncağızlar. Bir tek binebildikleri ünite o. O yüzden de çarpmak için etrafı öyle bir tararlar ki. Yani biraz daha devam etse kalkıp kafana bir şeyler fırlatacak! O ne hırs, o ne şiddet... Dediğim gibi eğer mahalle etrafındaysanız kaçış yok. Ya binmezsin ya da maruz kalırsın. Bindiğinizde şu tip cümleleri duymanız çok normal. "Bacım hızlı ol!" "Bak bak şu taraftaki kırmızılı çocuk var ya, hadi ona çarp." Hızlı sür kızım hızlı!" "Beceriksiz! Yakalayamadın!"... Bunlar çok normal replikler, duyunca benimseyin. Şimdi yazının başında dediğim mutlu olarak ayrılma psikolojisine dönelim. Yaşlı teyzeleri ekarte edelim şimdi. (Onlarsız bir çarpışan araba serüveni düşünemiyorum; ama neyse.) Dikkat ederseniz çarpışan arabalarda süre bitince dağılan kişiler genellikle gülümserler. Çok ilginçtir ki çarparken değişik bir kaynaşma oluverir karşıdakiyle. Gülücükler saçılır, gözler kırpılır, bağırılır, çağırılır vs. Yani ordan çıktığınızda artık arkadaşsınızdır. Şöyle bir tur atabilirsiniz, bir şeyler içmeye gidebilirsiniz, hadi bir de şuna binelim diyebilirsiniz... Hatta ilerde çocuğunuz nerde tanışıp, evlendiğinizi sorsa "Çarpışan arabalarda tanıştık biz evladım." diyebilecek kademeye bile gelebilirsiniz. Hatta ciddi ciddi düşünüyorum da televizyonlardaki izdivaç programları buralarda çekilebilir bence. Stüdyo sıkmıştır izleyenleri. Kimden elektrik alıyosan çarp gitsin!  Daha sonrasında da bir şeyler içersiniz. Bu proje olarak sunulmalı bence. Çok katılan olur; hatta reyting rekorları kırar(!) Kesinlikle burda bu tip vakaların mümkünatı var. Duyunca şaşırmam. Bence siz de şaşırmayın. Ah Çarpışan Arabalar...