21 Ağustos 2011 Pazar
İnmek İstiyorum!
Geçenlerde arkadaşlarımla buluştum. İş geri dönüşe kadar gayet güzeldi. Bir güzel İstiklal'de gezdik. Genelde dönüşlerde benim canım sıkılır uzun yol olduğundan. Bu sefer arkadaşımın arkadaşı da benle geleceği için nasıl sevinçliydim, anlatamam. Keşke sevinmeseymişim. Keşke "Ben karşıya geçiyorum." deseymişim de son otobüsle onu yollayıp, ne halt yiyeceğimi bilemeseymişim. Her şeye razıydım yani. Biz bir güzel oturduk böyle. Daha otobüs kalkmamış; ama bu bir konuşmaya başladı. İnanın ağzımı açamıyorum 'bikbikbik' konuşuyor. Kız anlatıyor da anlatıyor. Yok sevgilisi onu aldatmış, yok çok sevmiş de çocuk buna yüz vermeye başlayınca sonradan bu yüz vermemiş, yok hâlâ seviyormuş; ama çocuğa ne diyeceğini bilmiyormuş. Yok hala çocuk da onu seviyormuş falan. Hayır, gücüm yetse çocuğa ben söyleyeceğim, kız seni seviyor diye birazcık ilgi göstersin de bu sussun. Hâlâ otobüsten inme şansım var diyee düşünüyordum kendi kendime; ama hâlâ kız anlatıyor. Düşüneyim mi dinleyeyim mi şaşırdım. Yalan söylemiyorum, yani bir-bir buçuk saat konuştu diyebilirim. Otobüs duraklarda duruyor, şöyle bir bakacak oluyorum; ama gözüm kesmiyor yani son otobüsteyim, insem n'olur bilmiyorum. Bu sanki yıllarca ağzı kapalıymış da ya da yeni konuşmayı sökmüş de bütün içindekileri anlatmak istiyormuş gibi hâlâ 'bikbikbik.' Bir süre sonra otobüs TEM'e girdi, yani artık o bütün duraklar bitti, ancak ineceğim yerde inmem gerekecek. Bir ter, sıkıntı bastı beni. Diyorum "Aaa şu taraflarda dayımlar oturuyor, acaba oraya mı gitseydim?" Kendisi arkadaşımın arkadaşı; ama ilk karşılaşmamız değil, bir şekilde az da olsa çok da olsa beni biliyor. "E senin dayın burada değildi sanırım." dedi. Belki bu üvey dayım, sana ne? Bir de böyle karşımda falan da oturmuyor, hemen yanımda. Boynum zaten sürekli ona dönük. Diğer tarafa çevirmem mümkün değil, çünkü durmadan konuşuyor. Boynum nasıl tutuldu anlatamam. Diğer tarafa bakayım da birazcık rahatlayayım, boynumun ağrısı geçsin diye düşünürken bu yine 'bikbikbik' bir şeyler söylüyor, yine dönüyorum; ama boynum nasıl ağrıyor nasıl. Artık gelmemize yakın, yakın da dediğim inmemize üç-beş dakika kalmış yani, "Sende durumlar nasıl?" gibisinden soru sordu. Şükür yani dedim, sıra bana geldi; ama ne boyun kaldı, ne kulak. Sıramı susmakla kullandım. Hayır yani ben de anlatsam iki-üç dakika sonra ineceğiz, neyi anlatayım? İyi ki daha uzun bir yolculuk değildi ya da şehirler arası falan. O zaman ne yapardım bilemiyorum. Herhalde indikten sonra ya eczaneye giderdim ya da hastaneye. Otobüsten indim, baktım nasıl boynum ağrıyor. Resmen diğer tarafa çeviremiyorum. Yolda beraber giderken bu bir sustu. Aman iyi dedim, ben de susayım da konu açılmasın. Gidene kadar kesik kesik konuştu da yine de memnundum yani en azından boynumu çevirmekten kurtulmuştum, zaten ev de yakındı...
Gönderen Nihatesoglu zaman: 19:33 0 yorum
Etiketler: otobüs yolculuk İstiklal durak TEM eczane boyun hastane
31 Mart 2011 Perşembe
Ortak Rüya
Annemle babam şehir dışındaydı. Anneannem de ben evde tek kalmayayım diye benle kalıyordu. Başımıza böyle komik bir şey geleceğini bilseydik en azından önlemimizi alırdık değil mi? Her zamanki gibi vaktimi internette doldurup, geç saatte yattım. Anneannem benden önce yatmıştı tabii. Benim rüyalarım çok ilginçtir. Yine her zamanki gibi rüyam başlamıştı. Rüyamda yatağımda böcek vs. vardı. (Nasılmış rüyam?) O korkuyla fırladım yataktan; ama nasıl fırladığımı tahmin edemezsiniz. Hâlâ rüyanın etkisindeydim. O heyecanla üstümdekini çıkarıp, koridora doğru topukladım. Yatağa dönüp de bakan yok. Nereye gideceğimi bilmeden koşarken, birden anneannemin sesini duydum. “Nihat kapıyı açma, geldiler.” diyordu. Ben rüyamın etkisinden mi çıkayım, yoksa hâlâ rüyada olduğumu mu sanayım bilemedim. Anneannemin kaldığı odanın biraz ilerisinde olan biteni anlamaya çalışıyordum. Hâlâ ne olduğunu anlayamadan, üstümden çıkardığıma bakarak anneannemin dediklerini dinledim. “Kapıya dayandılar oğlum, açma.” Bir de ya gerçek falansa, uykumdan kapının sesiyle uyanmışsam? O zaman ne olacaktı? Bu sefer daha bir telaşlandım. Rüyamda korktuğuma mı yanayım yoksa hâlâ cenderenin içinde olduğuma mı bilemedim. Anneannemin yanına gittiğimde o da yeni farkına varmıştı ‘ortak’ rüya gördüğümüzün. Anlatmaya başladı. Rüyasında 'kötü' adamlar kapımıza dayanıp, kapımızı çalarken kendisi uyanmış, “Oh, rüyaymış.” demesine fırsat vermeden karşısındaki koridordan ben elimde pijamamla kapıya doğru can havliyle koşarken rüyayla gerçek arasında kalıp, haliyle bana kapıyı açmayayım diye bağırmış. Böyle ilginç anılarım da vardır.
29 Ocak 2011 Cumartesi
Keneysen Keneliğini Bil
Başımdan geçen bu olay yaklaşık bir sene önce olmuştu. Çok talihsiz bir olaydı hatta beynimin kıvrımlarında yaşıyor falan dermişim. Bir gün yine istemeye istemeye öğleden sonraki derse yetişmek için yavaş yavaş dersaneye doğru gidiyordum. Tam yaklaşmıştım ki birden boynumda bir kaşıntı hissettim. Elimi attım bir de ne göreyim! Kene miydi neydi böyle küçücük fıçıcık bir böcek. Ne güzel tam da dersaneye gelmiştim ve ders çoktan başlamıştı. N'olurdu orda olmasaydın? Bir sürü kurban vardı etrafta, niye ben ha niye? Koşar adımlarla dersaneye girdim, çabuk davranıyordum çünkü internette, televizyonda gördüğüm kene hakkında olan komplo teorilerinden gördüğüm kadarıyla çok zamanım yoktu(!) Çabucak dersanede annemi aradım ve kötü haberi verdim. Tabii ki tınlamadı. Babam da tınlamadı. Boynumda küçük, sivilcemsi bir şey olmasa belki ben de telaş etmezdim; ama o orda olduğu sürece ben rahat duramazdım. Apar topar geldi bizimkiler. Tabii birsürü laf yedim. E keneye (ya da her neyse) kızsanıza! Benim ne suçum var? Neyse gittik hastaneye. Doktor boynuma baktı baktı. (Kesin sivilceydi, ergenlik işte.) Doktor kan örneği almadan bir şey söyleyemeyeceğini söyledi. "Al bir de burdan yak." Dedim ben, tabii doktor duymadı. İğne zaten korkulu rüyam bir de üstüne bu olunca tam oldu. Kanı verdik, bekliyoruz. Neyse sonuçlar çıktı. Doktor bir şey olmadığını; ama yirmi dört saat boyunca dikkatli olmamı söyledi. Eğer olağanüstü bir durum olursa hemen gitmeliymişim. "Bunu söylemeyecektin doktooor!" Ben rahat durmam ki. Eve gittiğim gibi belirtileri internetten bir bir okudum. Belirtilerden iki tanesi ateş ve kusmaydı. Bunları bir güzel okudum, artık bilinçaltıma mı beynime mi yerleştirdim bilemiyorum. Ertesi günü uykudan kalktığım gibi kusmaya başladım. Aaa tesadüfe bak ki ateşim de çıkmıştı! Ben artık etrafımdaki şeyleri son görüşümmüş gibi onlara dokunmaya, onları hissetmeye falan başladım; ama harbi bunları yaşadım. Yüzümde tarifsiz bir acı vardı kesin o anda. Son anlarımı yaşıyorum herhalde dedim. Daha sonrasında bir başka doktora gittim. O da aynı şeyi söyleyince artık rahat etmek zorundaydım. Bir daha o kene veya böcek türleriyle karşılaşmamak üzere. Beni yormayın...
8 Ocak 2011 Cumartesi
Böyle İşkenceyi Ancak İşkembe Yapar
Yıllar yıllar önce. Şaka ya siz de hemen nasıl inanıyorsunuz. Benim boyum kaç, benim kilom kaç, daha benim yaşım kaç? Daha gencim lan. Neyse gece saat 2-3 suları babamla geziyorduk. İlerde bir yerde güzel bir restorant gördüm. "Hadi baba girelim." dedim. Girince de içeceğimiz şey belli: İşkembe çorbası! Hani içmemişim ya merak ediyorum burdaki insanlar oturup içiyorsa demek ki bir sebebi var, seviliyor. Tabii onların sarhoş olduğunu bilmiyordum ki. Gerçi duymuştum genellikle sarhoşların eğlenceden sonra falan oraya bir de çorba içmek için gittiklerini. Neyse. Girdik içeriye. Bayağı afilli bir yerdi. Dolayısıyla fiyatı da afilliydi. İstedik çorbalarımızı bekliyoruz. Nasıl da meraktayım nasıl anlatamam. İçim içime sığmıyordu dermişim. Yani o anda gözümün önünden işkembe çorbaları geçiyor, mmm nefis! Herkes içiyor, benim ne eksiğim var içerim ben de! "Oğlum sevmezsin boşu boşuna bir de buraya para ödeyeceğiz. İçmezsen valla başından aşağı dökerim." Yalnız bunu söylerken o kadar ciddiydi ki. Tabii ben de "Hı hı." havalarındayım. "Kötü çorba mı olur yea." diyorum kendi kendime. Neyse geldi çorbalar. Geldiği gibi ben bittiğimi anladım zaten. Böyle ağır bir koku yok resmen bayılacağım. Bir da babam başımdan aşağı dökeceğini söyledi ya, ki döker de, ben daha bir telaşlandım. O dökmeden benim başımdan aşağı kaynar sular döküldü. "Acaba babam dökmeden ben mi başımdan aşağı döksem? Deli gibi davranır, işi kotarırım." Düşünmelerdeyim deli gibi. Başka yolu yok bu içilecek; ama nasıl içilecek of resmen Çin işkencesi. Öyle bir kokuyor öyle bir kokuyor ki anlatamam. Babam da baktım sirke, biber, limon falan döküyor. O ne döküyorsa iki katını döktüm yok anacım bana mısın demiyor. Hala leş gibi kokuyor. İğrene iğrene içmeye başladım. Bir de altındaki et parçalarına ne demeli! Mide parçalarıymış. (Öğgh!) Onları da yemek gerek tabii. Yoksa başımda küçük küçük mide parçalarıyla dolaşacağım sokakları. Gözler bana çevrilecek falan. İçiyorum içiyorum bitmiyor. Kâse oldu sana kazan. Bir türlü bitmek bilmiyor. Hala sirkeler, limonlar ellerimde. Yani hiç mi fayda vermez? Yanımda babam içiyor da içiyor. Seviyor adam. Sessiz sessiz öğüre öğüre içiyorum. Etleri çiğnemeden yuta yuta bitirdim. (Of yazarken bile midem bulandı.) Sonunda kendimi lavaboya attım. Kusmak istiyorum tam kusacağım bir de ordaki rezillikle uğraş. Gittim elimi yüzümü yıkadım, neyse biraz kendime geldim ve koşar adımlarla bir daha içmemek, gelmemek üzere orayı terkettim.
Not: Okurken mideniz bulanmışsa, sürç-i lisan ettiysem affola. Ayrıca o fotoğraftaki görüntüye de aldanmayın.
Not: Okurken mideniz bulanmışsa, sürç-i lisan ettiysem affola. Ayrıca o fotoğraftaki görüntüye de aldanmayın.
Gönderen Nihatesoglu zaman: 17:36 0 yorum
Etiketler: işkembe işkence beşiktaş baba kaynar sarhoş çorba kusma biber limon sirke mide
6 Ocak 2011 Perşembe
Emo musun Nesin?
Bak, son zamanlarda demeyeceğim, uzun bir süredir gözüme çarpan abuk subuk halk tabiriyle internet Türkçe'sinin, internetteki Türkçe kullanımını böyle resmileştirmesi, ayaklar altına alması durumu beni deli ediyor. Nasıl insansınız bilmiyorum emin olun ilerde o yazdıklarınızdan utanacaksınız. Ya kardeşim bir insan 'geliyorum' kelimesini 'qéLiorm' diye yazar mı? Nasıl bir bünyeye sahipsin sen? Ya yorulmuyor musun onu öyle yazmak için uğraşırken. Bir de böyle tipler kalkar sana bilmem tarihten, hukuktan, edebiyattan vs. maval okur. Sen önce kendi dilini (internet Tükçe'ni) geliştir de sonra dilini başka şeylere uzat. Ya her şeyi geçtim derler ya, aslında geçmedim; ama şimdilik söylediklerimden bir kısmını bir kenara bırakalım da şu 'l' harfini 'L' diye yazanlara cidden ayar oluyorum. "Yavrum derdin ne senin o 'l' harfleriyle?" diyorum görünce. Yani o 'l' harfi kelimene ne katıyor ya da öyle yazınca çok havalı olduğunu mu zannediyorsun? Emin ol azınlık beğeniyor öyle yazdıklarını. Diğerleri ise benim gibi içinden "Vah vah garibim!" diyor. Bu böyle sürmeyecek elbet artık bir süre sonra 'B' harfine mi dadanırsınız yoksa 'S' harfine mi bilinmez. Hoş, bu aralar 'L' harfinin yanında yeni yeni görünmeye başlayan 'R' harfi var. Herhalde yeni oyuncunuz bu harf de kusura bakmayın hiç havalı görünmüyor! Bak aslında bu furyayı ilk başta şu 'emo' (yukarıda küçük Emrah'ın döndürülmüş versiyonunun günümüz standartlarından bahsediyorum) diye tabir ettiğimiz bizim 'apaçi'lerin bir üst versiyonları çıkardı. Sen emo musun kardeşim? Hadi öyleysen artık Allah'ından bulmuşsun diyeceğim; ama tipin hiç onlara benzemiyor, bari klavyen de benzemesin...
Gönderen Nihatesoglu zaman: 00:04 0 yorum
Etiketler: emo emrah apaçi hukuk edebiyat ingilizce türkçe klavye
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




